Akbank’ın, Garanti’nin ya da Koç-Yapı Kredi’nin tepe yöneticileri anlatacağım konu hakkında şu sıralar ne düşünüyorlar bilemiyorum. Belki haberleri bile yoktur, ya da önünü kesmenin yollarını keşfetmek adına Bankacılık Hukuku kitaplarını karıştırmaya ve lobicilik yapmaya başlamış olabilirler. Fakat emin olduğum birşey var: Finansal servislerin en kompleks noktaya ulaştığı İngiltere ve Amerika’daki bildiğimiz anlamda bankacılar, Türkiye’deki kadar şanslı değiller. Neden mi? Bu soruyu bir köşeye (gerçekten) not edin, çünkü peer-to-peer bankacılığın kısa bir tanımını yaptıktan sonra bu noktaya geri döneceğiz.

Mümkün oldukça Türkçe kelimelerin kullanılmasına özen gösteren biri olarak, peer-to-peer mantığının dilimize henüz girmemiş olmasına üzülerek, İngilizce halini kullanıp devam ediyorum. Peer-to-peer bu satırları okuyan yöneticilere pek uzak olmasa gerek. Napster ve Kazaa ile popülerleştiği zamanlarda, dosya paylaşımının devrimsel bir yöntemi olarak hayatımıza girmişti Peer-to-peer. İngilizce kelime anlamı ise, iki tarafın direk olarak birbirine bağlanması. Napster dosya paylaşım programından yola çıkarsak, iki insan (Onur ve Osman), bilgisayarlarında bulunan dosyaları bu program aracılığıyla paylaşıma açıyor, ve birbirlerinin bilgisayarlarından dosyaları kendi bilgisayarlarına kopyalayabiliyorlar. Çok mu basit, devrimsel nitelikte değil mi? Devrimsel nitelik olan şey şu: Napster arayüzü sayesinde, tüm dünyada bu programı kullanan insanların paylaşıma açtığı dosyalar arasında arama yapıp, istediğiniz dosyayı bulup kendi bilgisayarınıza indirebiliyordunuz. Bu devrimsel yöntemde, arada server olarak bilinen arabulucu bir merkezi nokta olmadığı için, inanılmaz yüksek verimlilikle çalışan ve kendi kendine yeten bir sistem doğmuştu. Ölümüne sebep olan şey ise, paylaşılan dosyaların neredeyse tamamının, telif hakkı yasalarını çiğniyor olduğuydu. Peki bankacılıkla ne ilgisi var? Birbirimizin parasını mı alacağız? Okumaya devam…


Peer-to-peer bankacılık, bir web 2.0 vizyonu. Web 2.0 tamamen karşılıklı etkileşimden ibaret olduğundan, peer-to-peer bankacılığın da ortaya çıkması hiç de şaşırtıcı değil. Şimdi Onur ve Osman arkadaşlarımızı yeniden hatırlayalım. Diyelim ki Onur’un kredi kartı ekstresi yeni kesilmiş, ve son ödeme tarihi geçmeden önce borcunu kapatmak istiyor. Osman ise aldığı yüklü maaşının hepsini harcayamamış, ve kısa vadede parasını değerlendirmek istiyor. İki kişi de bu yeni bankacılık konseptinin olduğu siteye bağlanıyor.

ONUR

1-      “Borç almak istiyorum” linkine tıklıyor.

2-      Ne miktarda borç almak istediğini yazıyor. (örnek olarak 1000 YTL verelim)

3-      “Onayla” tuşuna basıyor ve beklemeye başlıyor.

OSMAN

1-      “Borç vermek istiyorm” linkine tıklıyor.

2-      Ne kadar riskli bir borç vermek istediğini seçiyor (yüksek riskli borç vermek, daha yüksek getiri vaad ediyor).

3-      Ne miktarda borç vermek istediğini yazıyor. (örnek olarak 1000 YTL)

4-      “Onayla” tuşuna basıyor ve beklemeye başlıyor.

PEER-TO-PEER BANKA

1-    Onur’un borç isteğini alıyor, ve Onur’un daha önceki borç geri ödeme geçmişine göre bir risk faktörü hesaplıyor. Daha önceki borçlarını hep zamanında ödeyen kişiler “düşük riskli”, zamanında ödeyemeyen kişiler ise “yüksek riskli” olarak belirleniyor. Sistemin Onur’a atadığı risk seviyesine göre, ortaya bir faiz oranı çıkıyor. Diyelim ki Onur için bu aylık %2.5 çıkmış olsun (yıllık %30’a denk geliyor).

2-    Sistem Onur’un riskini ve faizini hesapladıktan sonra, Osman’a dönüyor. Eğer Osman’ın belirlediği risk seviyesine uygunsa, Osman’ın parasını Onur’a bağlamaya karar veriyor. Birkaç tane detayla. Bu detayları anlatacağım ama sonuca bakalım:

SONUÇ

1-      Eğer Onur bu sistemi kullanmasaydı, kredi kartı borcunu geciktirecek ve aylık %6 gibi bir faiz ödeyecekti (şu an Türkiye’de aylık kredi kartı gecikme faizleri bu seviyelerde).

2-      Eğer Osman bu sistemi kullanmasaydı, elindeki parayı repo ile değerlendirecek ve aylık %1 gibi bir faiz elde edecekti (yıllık yaklaşık %13).

3-      Fakat ikisi de bu sistemi kullandığı için, Onur çok daha az faiz ödüyor, Osman çok daha fazla getiri sağlıyor. İki tarafın kazançları arasından küçük bir bölüm de sistemi sağlayan bankaya kalıyor.

4-      Olayın “sosyal tatmin” yönünü de unutmayalım. Bireyler olarak bankalara çok güvenen insanlar olduğumuzu düşünmüyorum. Hatta İmar Bankası sayesinde sanki vatandaşlar ile bankalar arasında hiçbir zaman geçilmeyecek bir “duygusal bağlanamama” sınırı oluşmuş durumda. İş böyleyken, bireylerin gidip soğuk ve fiktif kişiliklere sahip bankalardan borç (kredi) almak yerine burada birebir insani iletişimle borç alabilmesi çok çekici. Benzer şekilde parasını değerlendirmek isteyen kişiler için de, sosyal sorumlulukları tartışılan bankalara parayı verip onların kar etmesini izlemek yerine, birebir insanlara bir anlamda yardım edip bir yandan da kar sağlamak çok daha tatmin edici.

İnanılmaz verimli, tamamen algoritmaların kontrol ettiği, serbest pazar koşullarının durumları her saniye güncellediği bir iş modeli. Aklınıza bazı çekinceler gelmiş olabilir, özellikle borcu geri ödememe ile ilgili. Bir önceki paragrafta bahsettiğimiz detayları da listelersek, bu soruların giderileceğini düşünüyorum:

1-      Sistem Osman’ın tüm parasını bir kişiye bağlamasına izin vermiyor. Amaç riski bölmek. Osman’ın parasını, benzer risk seviyesine sahip 25 kişi arasında paylaştırıyor. Böylece bu 25 kişiden biri parasını ger ödemezse, Osman’ın kaybı limitli kalıyor.

2-      Ayrıca, Osman’ın seçtiği risk profiline göre, sistem kaybın bir bölümünü ya da tamamını karşılamayı garanti ediyor. Özellikle çok güvenilir olan insanlara verilen borçlarda (bu insanlar güvenilir olduğundan dolayı borç faizi oranları daha düşük), sistem geri-ödememe durumunda Osman’ın tüm kaybını karşılayacağını söylüyor. Fakat yüksek riskli yatırımlar yapmak istediğinizde, kendi riskinizi alıyorsunuz.

3-      Tabi ki sistem, borcunu ödemeyen insanlara yaptırım olarak sadece hesabını silmek gibi etkisiz görünen birşey yapmıyor. Üye olurken gereken nüfus cüzdanı bilgileri gibi birçok detayla, aynı faturasını ödemeyen bir kişiye başlatılan işlem gibi, hukuki işlem başlatıyor.

Bu noktaya kadar nasıl buldunuz?

Türkiye’de ve Gelişmiş Ülkelerde Bankacılık

Akbank’a ve Garanti’ye geri dönelim. Eğer üşenmezseniz, girip son çeyrek finansal raporlarını inceleyin. Türk bankalarının giderek daha fazla oranda, kredi kartı gecikme faizinden elde ettikleri gelire bağlı hale geldiğini göreceksiniz. Bir zamanlar 70%’ler seviyesinde olan reel faiz günümüzde %7-8 aralığına düştüğü için artık mevduat faizleri ve devlete borç verme, hiç de karlı değil. Hatta çalışanların, gayrimenkullerin ve birçok dolaylı maliyetin (kısaca Overhead maliyetler) karşılığını zor karşılıyor. Oysa kredi kartı Pazar öyle karlı ki! Enflasyonun 10% seviyelerinde, repo faizinin 13% seviyelerinde olduğu bir ülkede, kredi kartı faizlerinin gecikmesi yıllık 70% seviyelerine geliyor. İçinden enflasyonu çıkardığınızda, bankalara net 60% kar kalıyor. Bu kar çoğunlukla vatandaşlar tarafından fark edilmiyor. Çünkü kredi kartı borcunu geciktiren bir vatandaş, kısa bir süre içinde bu borcu ödüyor. Ödediği meblağdan doğan gecikme faizi çok yüksek görünmediği için es geçiliyor. Oysa milyonlarca insan böyle küçük gecikmelerle küçük faizler ödediğinde, bankalara çok büyük karlar bırakılıyor. İşte bu yüzden Bankalararası Kart Merkezi çipli kart reklamlarına 2-3 milyon dolar yatırım yapabiliyor. Ya da sadece 1-2 sene içerisinde imzadan şifreye dönüşüm yapılabiliyor. Tüm POS cihazlarının şifreye uygun hale getirilmesi milyar dolar seviyesinde bir proje. Ve dünyanın başka hiçbir ülkesinde bu dönüşümün bu kadar hızlı olmamasının sebebi, bankaların kredi kartı pazarını Türkiye’dekilerin gördüğü kadar karlı görememesi.

Amerika’yı ele alalım. Amerika’da yıllık repo faizi 4.5% civarlarında. Yıllık enflasyon ise 2.3% seviyelerinde. Kredi kartı faizi ise yıllık %6-7 seviyelerinden yukarı çıkmıyor. Bu durumda, hiçbir Amerikan bankası, Türkiye’de yakalanan 60-70%’lik kredi kartı gecikme faizi fırsatından yararlanamıyor.

100% emin olmasak da, peer-to-peer bankacılık konseptini ilk geliştiren şirket İngiltere merkezli Zopa gibi görünüyor. Kurulduğu andan itibaren öyle hızlı bir şekilde büyümüş ki, ilk senesi dolmadan günlük işlem hacmi 10 milyon pound (yaklaşık 20 milyon dolar) seviyesine gelmişti. Zopa Amerika’ya açılmaya karar verdiği sıralarda, Amerika’da da Prosper isimli bir rakip ortaya çıkmıştı. Fakat pazarın potansiyeli o kadar yüksek ki, halihazırda 10-15 ulusal ve sayısız yerel bankanın varolduğu Amerika pazarında peer-to-peer alanında 2-3 rakip bulunması hiç kimseyi rahatsız etmiyor.

Gerçekten rahatsız etmiyor olsa gerek, çünkü bu pazar şu an girişim sermayesinin desteğini alarak durmadan büyümeye devam ediyor. Toplamda 34 milyon dolarlık girişim sermayesi girişi olan Zopa’ya karşı son çıkan rakip, 10 milyon dolar destek alan LendingClub. Bu yeni şirket, kopya bir servis olmaktan çok önemli bir farkla sıyrılıyor. Dünyanın en önemli arkadaşlık (social networking) sitelerinden Facebook ile yaptığı anlaşma (ki bizce Facebook aynı zamanda Social Networking sitelerinin en kalitelisi) çok ses getirebilir ve pazarı daha da hızlı büyütebilir.

LendingClub’ın Facebook ile giriştiği ortaklık sayesinde ortaya çıkan Lending Match yazılımı, farklı bir arayüz kullanmadan Facebook üzerindeki arkadaşlardan, üye olunan gruplardan borç alma ve aynı şekilde bu kişilere borç verme üzerine kurulu. Kısaca, Facebook üyesi iseniz, başka ekstra bir arama yapmadan, arkadaş listenize bakıp, kimin ne kadar borca ihtiyacı olduğunu inceleyip anında faizle borç verebiliyorsunuz. Diğer yönden gelirsek, paraya ihtiyacınız olduğunda da, Facebook’taki ilgili modülden borca ihtiyacınız olduğuna dair ilanınızı yayınlayıp arkadaşlarınıza haber gönderebiliyorsunuz. Tabi borç vermek ya da almak için mutlaka arkadaşınız olmasına gerek yok. Arama fonksiyonunu kullanarak ya da arkadaşlarınızın da arkadaşlarını inceleyerek potansiyel çevrenizi genişletebiliyorsunuz. Bizce bu gelişme, her ne kadar şu an çok önemli bir atılım gibi görünmese de, sanal dünyaların gerçek dünyayla arasındaki sınırı daha da bulanıklaştırması açısından çok önem verici. Şahsen bu gelişmeden sonra, Second Life’ta açılacak, tüm yatırım, bono, hisse işlemlerinin yapılabildiği ilk sanal bankayı bekler duruma geldim.


No Responses to “Bildiğimiz bankacılığın sonu: Peer-to-peer Bankacılık”  

  1. No Comments

Leave a Reply